Rss Feed

Taşındık

Artık blog yazılarımı

http://www.batuhandedde.com

adresinden kopyalayıp, çalabilirsiniz.

Clementine'in Özlemi Vişne Reçelini Döver

Herkes hayatında en az bir kere bir şeyleri özler.
Evet. Girizgahtan da anladığınız üzere bugün ki dersimiz; Özlemek. Ben bu aralar pek çok şeyi özledim. En çok Clementine’i. Yani aslında onu hep özlüyorum ancak beynim ve günlük yaşantımın devinimi, padişahın muhafızları gibi bastırıyordu hücrelerimdeki o ayaklanmayı. Bugün nasıl olduysa bir anda boşluğuma geldi, kafamı çevirdim ki özlüyorum. Özlemek, beni ele geçirmiş. Esir almış. Clementine’in kim olduğunu çok az kişi biliyor. Öylece de kalacak. Biz, bir avuç insan, evrenin sırrını saklar gibi saklayacağız Clementine’i. Herkesi çok sevdiğim bir çizgi filmden esinlendim diye kandırıyorum. Zaman zaman kendimi bile. Ancak akşam olup beynimin dehlizleri daha da karardığında, gündüzleri söylediğim yalanlar bir kenarda sıkıştırıp ağzımı burnumu kırıyor. Özlediğimi hatırlatıyor. Sonra o dehlizlerin karşısında, yüksekçe bir falezin tepesinden hayallerim kendini boşluğa bırakıyor. O sıcak yaz akşamları, yakarışla daha bir yakıcı hale gelen, yapış yapış Ağustos geceleri. O gecelerde beni serinleten, bana soğuk duş aldıran tek şey Clementine’in tepkisizliği. Bilinçli tepkisizlik. Kasti soğukluk. Arkadan kasten yapılmış bir faul gibi gole giden adamı sakatlamaya yönelik, kırmızı kart gerektiren bir tepkisizlik. Clementine bazen buz dağlarını bile üşütebilirdi. Belki kızıyorsun bana şu anda, bunları okuyorsan ama, kötü bir şeyler demek istemiyorum Cle… Olanı söylüyorum. Ki, bu zamana kadar sana hep saygı duydum hak verdim. Bu zamandan sonra da bu böyle olacaktır şüphen olmasın, ta ki zaman kavramı kendini bıçaklayıp kan kaybından ölene kadar. Neyse, bu satırlarda Clementine şimdilik hoşça kal demek zorundayız. Çünkü sıra başka özlediğim şeylerde ve yazabileceğim kağıt az. Sınırlıyız. Ekonomik kullanmak zorundayım kelimeleri.

Kış aylarının herhangi bir Pazar gününde yapılan kahvaltıları da özledim.

Öyle sıradan basit kahvaltılar değildi. Yani dışarıdan bakınca öyleydi ama içeriden bakınca, şu anda düşününce benim gözlerim doluyor, her şeyi yakıp yıkarak o dönemlere dönmek istiyorum. Bir kere kömür sobası vardı. Off böyle güldür güldür ses çıkartan yanarken. Yeni nesile o kadar çok üzülüyorum ki. Ne kömür sobası gördüler doğru düzgün, ne de bir arsada mahalle maçı yapmanın coşkusunu. Leblebi tozu yerken konuşmak, bu ufacık plastik ve tırtırlı kaplara konulan kaymakımsı bir dalga vardı bir de. Tadı nefisti. Meybuz vardı sonra. Tasolar vardı. Ki tasolarım çoğalsın diye cips yemekten cilt hastalığı geçirmiş bir veledim. Her neyse kahvaltı mevzusuna geri döneyim ben. Aslında içim gıdıklanıyor, Clementine’e dön diye de. Kahvaltı da günün en önemli öğünlerinden sonuçta. En az Clementine kadar zaruri. Aslında farkettim de ne çok aslında diyorum. O kadar alışmışım ki mecaz kullanmaya ve anlaşılmamaya, normal bir şey yazarken bile sanki yazdığımın arka planında başka bir mana varmış gibi aslında aslında deyip duruyorum. Neyse işte. Kahvaltı diyordum. Bir oturamadım sofraya anasını satayım. Bir kere kış olurdu. Dışarısı gri, hava buz. Bııırrrr… Müslüm Gürses’li Coca Cola reklamı gibi oldu bu da. Annem sobayı yakardı. Ki bir şey sıkıştırmalıyım araya; ben yalnız yaşamaya başlamadan önce kışları kavga dövüş kendi odama kömür sobası kuran bir adamdım. Çok hoşuma gidiyor o sobanın verdiği sıcaklık. O içerisinde yanan her ne haltsa işte, onun çıtırdısını dinlemek çok güzel. Sanki içinde en nefret ettiğim adamlar var, yana yana çığlık atıyorlar gibi. Öyle bir huzur veriyor bana. Ahaha. Lan yeter kahvaltıya oturuyorum. Moruk gözümü açardım içerisi hafiften is kokuyor, çaydanlıktan cıssssssss diye bir ses geliyor, sobanın üzerinde. Yanında kızarmak için bırakılmış ekmek dilimleri. Allahım o koku için şu an can bile verebilirim. Biri bana soba bulsun, gelsin Pazar sabahları öyle kahvaltı hazırlasın. Hülasa, ekmek dilimleri kızardığında üzerine yağ sürüp yemek paha biçilemez, göçmen olanlarınız bilir, poy biber diye bir dalgametresi var bu göçmenlerin. Aslı pomaklara dayanıyordu sanırsam. Ekmeğin üzerine yağ sürüp o poy biber dediğimiz kutsal baharatı da serpiştirdik mi. Ben 1,5 ekmek yediğimi hatırlıyorum o şekilde. Çay desen zaten yani şaraba bile tercih ederim öyle çayı, olayın ciddiyetini sen düşün artık. Ben, şaraba, tercih etmek, o şekilde demlenen çayı. Vuuu. Vişne reçeli olurdu sonra. Rahmetli anneannem yapardı. O öldüğünde ben 12 yaşındaydım. 12 yaşından beri öyle reçeller yiyemedim hiç. Ben Clementine’i aklıma düşürdüğümde de o yaştaki kadar masumdum. O, yani Cle, bir gün paltosunu alıp sessizce aklımdan çıktıktan sonra hiç o kadar masum olamadım. Her neyse, vişne reçeli diyordum. Ama yemin olsun Clementine de o kadar tatlıydı, öyle seviyordum onu da. Ehehe. Belki hala seviyorum, kırık aynalardaki yüzlerime sormak lazım. Neyse, bu vesile ile anneannemi ve dünya nın en mükemmel reçellerini özlemiş de oldum. Clementine’i tanıdığım günden beri hep düşündüğüm şey; babamı mahkemeye verip soyadımı Özleyen olarak değiştirmek. Batuhan Özleyen. Yakıştı bence. Ehuhehe.

Ben mahalle maçlarını da çok özledim. Dizlerimin kanamasını. O zamanlar bir şair olacağım hiç aklıma gelmezdi. Genelde bir operatör olmak isterdim. Hani şu dözer kullanan, vinç kullanan adamcağızlardan. Dözerleri çok severdim. Biri bana yapmak istemediğim bir şey yaptırmak istiyorsa, dözer alması yeterliydi. Plastik, kanserojen bir dözer. Bu zaafımdan en çok faydalanan, benim komple türk olan amcam oldu. Babama çok küfür ettiririrdi. Kendi annesine sövdürmekten bu kadar büyük bir haz alan başka bir adam görmedim. Yan tarafa çevirdiğinizde başınızı, bu tür küfürlerin ülkemizde cinayet bile çıkarttığını görüyorsunuz. Ama bana hep kazandırdı. Dözer kazandırdı. Gazoz parası kazandırdı. Gazoz dedim de. Fruko… Hayatımın kutsal içeceğidir. Biraz şapşal bir çocukluğum oldu. Bu yüzden kocaman adam olduğum halde, şapşal kelimesi bana çok tuhaf, eğlenceli gelir. Yani birileri hakaret amaçlı bile söylese bunu, gülümserim. 10 lira olayım var. Ablam hala anlatıp anlatıp güler. Ben, evimizin bahçesine girip zile basarım, ablam daha cama çıkmadan arkasından bir de bağırırım; ablaaaaaaaaaaaa on lira istiyooooooooooooommmm. Yüz lira vereyim der ablam. Ama ben kendimi on liraya şartlandırmışım, ağlarım, on lira da on lira. Liradan kastım o zaman bin liraya denk geliyordu. 100 bin liralar kahverengiydi yanlış hatırlamıyorsam. Allahım ne avel bir çocukmuşum ya. Hakikaten şapşal. Yanaklarımı sıkasım geldi şimdi. Ahaha. On liraları da özledim. Clementine kadar en az. Clementine işgalinin ruhumda yoğun olduğu dönemlerde hep hayal ettiğim ve hayıflandığım bir şey vardı. Keşke Clementine, bizim mahallede otursaydı. Ve küçüklüğümden beri ben onu sevseydim. Ona aşık olsaydım. Meybuzumu paylaşsaydım. Annemin cüzdanından para çalıp arkadaşlarıma aldığım Cornetlerden ona da ısmarlasaydım. O arsanın diğer ucunda kızlarla ip atlarken, ben sırf o bakıyordur diye mahalle maçında artistik hareketler yapmaya çalışıp elime yüzüme bulaştırsaydım. Aptalca görünseydim. Rezil olsaydım. Utansaydım. Çocuk olmak istiyorum. Clementine komşumuz olsun istiyorum. Ben onun yanında oturuyorken ona ne kadar aptalca aşık olduğumu anlasın istiyorum. Aşkın ne olduğunu bilmeden. Sonra akşam ezanı okunsun, annem bana eve gel diye bağırsın ama ben Clementine’i bırakıp gidemesem. Clementine, özgür kız olsa. Ailesi daha geç vakitlere kadar kapının önünde oynamasına izin veren bir kız. Eh, güvenilir bir kadın tabii, küçük bir kadın. Bizim gibi canlı bomba değil. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir aylak da değil. Aylak dedim de aklıma geldi. Dur bi’ şey anlatmam lazım hacı;

Bir gün evdeyiz, ufak bir dözerim var böyle geri çekip bırakınca gidiyo. Kurmalı desem değil. Garip bir mekaniği var. O sırada tüp mü bitmişti, bir şeyler olmuştu tam hatırlamıyorum o kısımları. Aaa evet evet, tüp bitmişti. Annem tam da yeşil mercimek yaparken. Tüpçüyü aradık, yarım saat oldu gelmedi, bir saat oldu gelmedi. Anne tabii bu, bastı küfürü. Aramadı da tüpçüyü. Ufak bir elektrikli ocağa benzer bir alet vardı. Soba gibi ama soba değil. Ocak gibi ama ocak da değil. Marsta ki dayımlar getirmişti gelirken. Ahaha. Neyse.. işte annem mercimeğin olduğu tencereyi bu aletin üzerine koydu, ufaktan pişiyor gibi. Aleti de masanın kenarına, yere koymuş. Ben de masanın kenarında oynuyorum dözerimle. Çekiyorum, bırakıyorum… Çekiyorum, bırakıyorum, tutuyorum. Dakikalar ilerlerken yine çektim, bıraktım. Bu sefer tutamadım, dözer fırladı gidiyor. Ulan o zamanlar dözer benim için allah gibi. İnsan Allah’ı elinden fırlayınca panik oluyor haliyle. Hele ki 8-9 yaşlarında bir aylaksa. Dözerim masanın üzerinden düşmesin diye yakalamak için bir hamle yaptım. Yapar yapmaz anladım ki artık her şey için çok geçti. O tencere, fokur fokur kaynarken sol ayağımın üzerine devrildi. İtiraf etmeliyim öyle uzun zaman oldu ki hangi ayağım olduğunu unuttuğumdan az önce iki ayağımı havaya kaldırıp bakmak zorunda kaldım. Neyse… Ben öyle bir çığlık attım ki gümüşlüğün camları titredi. Annem de mutfakta bir şeylerle uğraşıyor. O sanmış ki bir yerim koptu. Öyle bir çığlık atmak yani. Hani deseler ki Mekke’de putlar yüzüstü yere düştü o çığlıkla, inanırım. Bak hangi ayağım olduğunu hatırlamıyorum ama çığlığım hala aklımda kalmış. Annem içeri dalış yaptığı gibi beni kucaklayıp cama götürdü. Ben sandım ki çok bağırdım, korkudan şok geçirdi beni camdan aşağı atacak. O zaman da 5. Katta oturuyoruz. Yani atsa ölüm garanti. Neden atmadıysa… ahaha. Ayağıma üflüyor falan. Soğuk su tuttu. Sonra buz dolu bir poşet. Ben hala anırıyorum hayvan gibi. Olayın şokunu atlattıktan sonra hastaneye götürdü beni annem. İlaçlar verdiler, melhemler, kremler, haplar. Amaç iz kalmasın. E çocuk aklı işte habire didikliyorum orayı. Su topladıkça, yara oldukça. İzi kaldı. O gün ben yeşil mercimeğe katil mermicek adını taktım. Dilim dönmüyordu o zamanlar mercimek demeye. Bundan 3 sene öncesine kadar da yemezdim hiç. Yiyemezdim. Alıştık tabii sonradan. Aramız düzeldi, gelip özür diledi, abi ben o gün öyle yapmak istemedim aslında bir anlık boşluğuma geldi falan diye. Şimdi öylece geçinip gidiyoruz, canım istediği zaman yapar yerim, o da sağ olsun doyurur beni. Mert bir bakliyat. Delikanlı. He sorsan bana, katil mermicekle bile aramız düzeldi, vuslata erdik ama Clementine hala yok. Olmayacak da hiçbir zaman. Katil Clementine. Ehuhe. Kızma, takılıyorum.

Ben çok özledim. Aslında yalanımı sikeyim. Özlediğim tek Clementine. Diğerlerini kamuflaj olarak kullandım. Başımdan geçen şeyler fakat öyle ahım şahım bir özlemim yok. Şimdi beni Clementine ile başbaşa bırakın, birbirimizi bıçaklayacağız.

He son olarak da şunu söyleyeyim, bundan 40-50 sene sonra bu yazı ya da Clementine’e dair bir yazı hala ortalıkta dolanırsa. Kurcalayıp Clementine’in kim olduğunu çözmeye çalışan Edebiyat Tarihçisinin de götüne koyayım. (ortaparmak var burada.) Şimdi gidip kendime reçelli ekmek yapmalıyım. Vişneli hem de. Migros’tan aldım geçen gün.

Ama ne olursa olsun; Clementine'in özlemi Vişne reçelini döver.


Batuhan Dedde.

Delikli 1 Lira ve Lipton Çay

Neresinden başlasam bilemiyorum. Saçmalamam lazım. Saçmalayıp rahatlamam lazım. Küfür etmem lazım. Sanki biri beni küfretmeye zorluyor gibi. Offf. Çok sıkılıyorum. İğrenç bir Pazar günü. Pencereden odaya sızmaya çalışan güneşe uyuz oluyorum, kış vakti ne işin var ulan burada. İki gündür Attila İlhan’ın Pia’sına sardım. Müthiş okuyor rahmetli. Çok hastayım, ölecek gibiyim. Böyle anlarda yalnız yaşamayı sevmiyorum. Aslında yalnız yaşamak kötü. Hele ki üşengeç bir adamsanız. Bir bardak suyu getirecek kimseniz yok mesela ve üşengeçliğe bağlı olarak susuzluktan ölmek. Harikulade. Bob Marley gibi bozuk bir ingilizceyle bağıra çağıra şarkı söylemek istiyorum. Kuuuuççç yuu biii yuu looooovğğğddd. Oh yes. Sikerim böyle aşkın ıstırabını.

Canım tarhana çorbası çekti. Tarhanayı çok severim. Annemin balkanlardan gelmiş olması, benim tarhanayla tanışmama sebep oldu. Anadoluda da yapılıyor, biliniyor tarhana ama gerçek şu ki Trakya bölgesindekiler daha lezzetli oluyo mare. Yapan biri olsa da kızancıklar ayvan gibi içse. Ehuhehe. Eskiden zaman zaman giderdim Trakya’ya. Çok eğlenceli olurdu. Şivem değişirdi bir hafta kaldıktan sonra. Bir dönem, THY’de çalışıyorum, izin zamanımda Trakya yapıp gelmişim. Genel Müdürlüğe bir evrak götürmem gerekiyordu. Götürdüm ama şive acayip değişti benim bu arada tabii. Müdür beye evrağı uzattım imzalaması için. IATA’da geçen kısmı bulamadı evrakı incelerken, nerede yahu gibisinden bir söylendi. Kendisine şöyle cevap verdim; “te şurda olcak kenarısında emen.” Acayip utandıydım ya. Hiç unutamam yani.

Tarhana dedim de, geçenlerde kendisini içiyordum ki, winampta Vivaldi’den bir parça belirdi, aaa dedim kendi kendime, ne biçim bir sentez oldu lan. Tarhana, Vivaldi falan. Ehuhe. Komik oluyor ama böyle. Daha komik olanı ise Vivaldi’yi ev arkadaşı olarak düşünmem. O tarhanayı içerken, tuzu uzatsana kanks, demek paha biçilemez bence. Ya da bugün bulaşık sende yarraaaaaaamm demek. O da olmadı parmak falan atmak. Evet, biz erkekler böyle reziliz. Öğrenci evlerinde çok döner bu muhabbetler. Parmak atmalar mı, yarramlı, sikimli konuşmalar mı. Fiyuuu rezilliğin bini bir para. Ya da biri bin para. Acayip canım sıkılıyor. Sanki öleceğim. Çok hastayım.

Yıl 2005, 2006 da olabilir pek emin değilim. bir kız arkadaşım var, Melike. Acayip anlaşıyoruz. Yani onun kadar kimseyle anlaşamadım bugüne kadar. Dışardan gören bizi kanki sanıyor, sevgili değil. O derece. Sanattan, kültürden konuşmayı sever, entelden dantelden nefret ederdik. Naif ama serseri ruhlu bir hatundu. Çok sevdik ama hiç sevişmedik, ortam uygun değildi, boş ev olmadı falan ahahaha. Yok son söylediklerim tabisi de şaka amaçlı da. Neyse işte biz bu hatunla çok iyi anlaşırdık ama kendisi hafif nevrotikti. Üzülüyorum, aklıma geldikçe de üzülürüm ne oldu diye merak ederim. Ailesinde şizofreni kalıtsaldı. O da son evrelere yaklaşmıştı o dönemde. Sürekli onu aldattığımı falan düşünürdü  1 lira vermişti bana, ben onu hep saklayacaktım. Sakladım da çok uzun zaman. Hep cebimde taşırdım hatta başka paralarla karışmasın diye arka tarafına kırmızı ojeyle minik bir kalp çizmiştim. Bir gün üstümü başımı değiştirirken parayı kütüphanenin rafına koydum, orada unutmuşum. Eve geldim ki para yok. Nerede? Kardeşim aldı tabii ki. Lan parayı ne yaptın? Harcadım abi… Nerde? Bakkalda. Hemen bakkala koşturmaca, abi bu bizim bilader demin senden alışveriş yapmış, verdiği para çok önemli, geri ver ben sana başka 1 lira vercem. Kasayı kurcaladık, para yok. 20 dakika önce fırıncı geldi, ona verdim bozuklukları onların arasında gitti dedi. Koştur allah fırına. Hepsi 1 tl’den oluşan yaklaşık 1500 tl’nin içinde o parayı aradım durdum, 5 saat boyunca. Buldum da. Şükür dedim. Secde ettim. Ehuhe.

Hemen tornacıda deldirip parayı kolye yaptım kendime. O zamanlar çılgınlık var tabii, Marmaris’de bir kenarda geçici dövme yapıyoruz bir arkadaşımla. Gündüz, hayvan gibi sıcak. Üstümüz çıplak, öyle at pipisi-kelebek ilişkisi olmasın diye kolye elimde duruyor. Bozuk paraya hani, yazı tura oynarmışçasına hava atıyorum falan. Arkadaşım havaya hayvani bir biçimde attı, para savruldu, savruldu, savruldu, gidiyor lan resmen denize doğru, iskelenin kenarında duruyoruz. Anlatamam o an ki durumu, heyecanı, çaresizliği. En son hatırladığım şey paraya doğru koşmam. Allah belamı versin ki havada yakaladım parayı, suya da öyle bir çakıldım ki, piştim resmen. Matrix gibiydi ama lan, çok heyecanlı böyle bildiğin parayı havada yakaladım. Olan cebimdeki iki adet telefona oldu. Saliseler içinde karar verip atladığınızdan dolayı ceplerinizi boşaltmaya vaktiniz olmuyor.

Ehuhe. Öyle garip ama hoş bir anımdır bu da. Ne delilikler yapmışım zamanında. He sonrasını da anlatayım hadi, bir gün kafam bozuldu parayı dilenciye verdim. Hiç acımadım hem de. Bu kadar işte.


Bazen insanlar beni deli ediyor, aslında çok zaman deli ediyor. Beni merak ediyorlar, yok efendim ben nasıl biriymişim falan fistan. Bir tek donumun rengini söylemediğim kaldı yani… hala neyi merak ediyorlar, çok şaşırıyorum. Beni çözmeniz size bir şey kazandırmaz, topluma da bir şey kazandırmaz. Ben yeni bir element değilim, tamam yazılarım ilginç olabilir, tarzım diğerlerinden farklı olabilir eh, o kadar da olsun sanki gibime geliyor. Acayip rahatsız ediyorlar beni bu konuda. Çok dertliyim be Atam! Yihaha.

Hep antimilitarist olmak istemişimdir ama asker ve mermiler düşledikçe bana huzur veriyor. Garip bir huzur. Tatatatatattatata diye ateş etmek. İ’m rambooo  henüz askerliğimi yapmadım, tecilliyim. Seneye inşallah gideceğim istemeye istemeye. Aldığım huzur izlerken sadece. Olayın içine karıştığımda ne olur bilemiyorum. Askerliğim yüzünden pasaport alamıyorum, vize alamıyorum, isviçreye gidemiyorum ya da isveç’e.. bak gene ülkeleri karıştırdım, bunu hep yapıyorum ehuhehe. Muuuuaaaaaaaaaaahhhh. Eşek sıpa seni.

Ben bir dans olsam, Salsa olurdum. Neden bilmiyorum ama olurdum işte.

Son olarak, çayda lipton, karıda ip don.

Son cümlede sanal reklam uygulaması vardır. Allah belamızı versin. (kalp var burada.)



Batuhan Dedde.

Go Home Remeron

Çıldırdım. Ya da çıldırmaya doğru emin adımlarla ilerliyorum. Aylardır gözüme uyku girmiyor geceleri, içime ağrı girdikçe. Ben uyku olsam biraz daha merhametli davranırdım bana, gelirdim vallahi halime acırda. Xanax’ı hayatımdan kovalı 2, Diazemlere izimi kaybettireli 4 yıl oldu. Yaşantımın en erotik sahneleri, Diazem’li yıllara denk gelir. Hayvan gibi kendimi kaptırıp, doktoru dinlemeden, gizlice devam ederek sadık bir Diazem kullanıcısı oldum. Ben şey düşünmüştüm; “Her insan kendinin doktorudur.” Vallahi bak böyle düşündüğüm için devam ettim. Kendimi garip garip durumların içinde bulunduğunda anladım ki Diazem, Benzodiazepin maddelerinin en sikici olanıymış. İnsan beynini yitirdikten sonra anlıyor bunu. En son öyle bir duruma gelmiştim ki 1’lik hapını çaktıktan sonra iğne için olan kapsülü kırıp, ağız yoluyla alıyordum direkt damardan değil. Direkt damardan alınca oram buram kasılıyordu ve saatlerce öyle kalıyordum. Damar dediğim uyuşturucu gibi değil lan! Bildiğin götünden vuruyorlar iğneyi. Direkt kana karışması durumu… Günler böyle birbirini kovaladı, en sonunda günün birinde artık durduk yerde ağzımdan salyalar akmaya başlayıp, Diazem olmadan asla! Kıvamına gelince, bir Diazem daha çakarak, o kel doktorun karşısına çıktım. Hayatımda öyle ağladığımı bilmem. Hem anlattım, hem ağladım. Sanki böyle ölmüşüm de, Allah’a hesap veriyorum. Öyle bir suçluluk duygusu, pişmanlık, nefret, öfke, keşkeler var içimde. Bunları şunun için söyledim ki, bir yere bağlayacağım konuyu.



Bu Diazem, kendiyle aramda nasıl bir gönül bağır kurduysa kimyasal çimentolardan. Bırakmak için bir sürü ilaç kullandım yeniden, yine. Ruhsal tedaviler falan. Yatarak tedavi teklif ettiler, o anda ben deliyim dedim. Onu da neden dedim hiç bilmem. Şey gelmişti o anda aklıma, Türk filmlerinde olur genelde çok klişe bir sahne; “Ben deli değilim” derler. Sırf değişiklik olsun diye Ben deliyim! Demiştim. Doktor gülmüştü ama he. Benim de hoşuma gitmişti ne diye gidiyorsa. Lan adam sana gülüyor, kıhkıhkıh diye. Neyse, doktorları pek sevmem zaten. Dayımı çok severdim küçükken, Tıp’ı kazanmadan hemen önce. Şimdilerde adını bile anmam. Garip yani. Adamların kutsal bir mesleği var, hayat kurtarıyorlar ama ben hiç sevmem. Nedenini de bilmem. Zaten bir duyguna karşılık olarak bir neden bulabiliyorsan, duygu değil çıkar olur bence. Salak ben. Lan konu iyice dağıldı ya…



7 yıldır uyku problemi çekiyorum. İki günde bir anca uyuyabiliyorum. Doktor reçetesi gibi. “İki günde bir, tok karınla.” Kıhkıhkıh. Nefret ediyorum bu durumdan. Minimal olan sosyal yaşantımı maksimum etkiliyor. Arada bu düzensizliği bozup düzen içerisine girdiğimde oldu ama yapamadım. Düzen benim harcım değil. Düzenli birşeyler olduğu zaman kendimi baskı altında hissediyorum, fikirsel manevralar yapamıyorum falan. Mesela Pazar günü sabah 11’de uyuyup öğleden sonra 15:00 gibi uyandım. Dün sabah 7.30’da yattım. Ama uyuyamadım. 9’da kalkıp işe gittim. Bu akşam uyurum diye hayal ediyordum ama ben hep hayal kırıklığı içerisinde ikamet eden bir adam olduğundan, sadece hayal kısmı kaldı. Hatta hayal lah dedim bu sefer. Kıhkıhkıh. Sabah kalkıp yine işe gideceğim. Üff kapitalizmin allah belasını versin ya. Kalın götlü bir adamım. Mecaz lan! Küçükken babaannem bana; “götünde kantar topu mu asılı pezevenk” derdi. Benim babaannem Neyzen Tevfik gibi kadın. Toyota gibi babam yok ama böyle bir babaannem var. Daha faydalı musaf çarpsın. Böyle söylemesinin sebebi çok üşengeçtim. Hala öyleyim. Geçen de söylemiştim, Yataist’im ben diye zaten. Bir şey getirmemi isterdi, sırf getirmemek için uyuyor taklidi yapardım salak salak. O kadar üşengecim ki, Üniversite’de evimizi taşıyacağımız günden bir gün evvelinde kapıya bilerek yumruk atarak bileğimi incittim. Aslında çok incinmedi ama ben bileğim kopmuş gibi davrandım. Sargı bezleri falan. Sırf o koltukları, halıları taşımaya yardım etmeyeyim diye. Ulan nasıl bir insanmışım ya şimdi farkına verdim. Tüh, Allah’ın cezası herif. Şu anda da mutfakta kahve yapmak için koyduğum su kaynıyor, kalkıp kahve yapmaya üşeniyorum. İnşallah su kaynayarak biter, çaydanlık yanar, önce mutfak, sonra diğer odalar tutuşur, ben de evin içinde yanarım ve ölürüm. Bir üşengecin hakettiği bir ölüm bence. Sahi he, şimdi yangın çıksa müdahale etmem sanırım. Öyle üşengeçlik var şu anda üstümde. Allah beni kaplumbağa yaratmalıymış bence. Yangına müdahale etmem ama yan oda da uyuyan Gökhan İnesi’ye bağırırım, kalk ulan ev yanıyor, diye… O da duymaz herhalde. Uykusu çok ağır. Sonra ikimizde yanarak feci şekilde can veririz. O değil de gece gece mübalağa sanatına tecavüz etmiş gibi hissediyorum kendimi. Suç yüklüyüm. Ama çoğu doğru, cidden doğru. Mübalağa gibi geliyor ama değil işte. Ulan zaten ben ne yapsam bu insanlara mübalağa geliyor ya. Uçlarda yaşamayı seviyorum arkadaş. Ben ne yapayım. Her şey aşırı dozda olmalı, görmemiş gibi yüklenmeliyim. Dur dur. İtiraf edeyim, konuyu öyle bir dağıttım ki, iki saattir toplamaya çalışıyorum ama daha çok dağılıyor lan. En iyisi bırakayım dağınık kalsın.


Uykusuzluk, kötü bir şey. Şu anda ölüyorum uykusuzluktan ama uyuyamıyorum. İyiye işaret değil bu durum, tırsıyorum da açıkçası. Doktora gitmeye korkuyorum. Çünkü ben deliyim. İstemiyorum arkadaş vücuduma kimyasal bir şey girsin artık. Dolapta Remeron var, bana sesleniyor sanki, Dede geeeel, dede geeeeeeeeeeeelll, diye. Korkuyorum lan. İçmemeliyim ama. Güçlü olmalıyım. Hadi Batu, inanırsak başarabiliriz, onları yenebiliriz, göster onlara gününü…. Ahahaaha. Çok gülüyorum bu hallerime. Karanlık bir odanın tam ortasında, halının üzerine oturmuşum, oturmuş da massive attack’dan bir türkü tutturmuşum. İstanbul’da, bir evin içinde, bir psikolojik deliyim. Delinin oğluyum. Tarifeli kederler içinde. Ahaha. Sen çok yaşa Orhan üstad. Anaa, dur dur. Lan herif öleli kaç sene oldu, ben ne diyorum. Asdfgasfasd sadfasdfa diye gülesim geldi. Merhaba, ben Facebook ergeni, 17 Ebeveynim, 146 kardeşim var. Siyasi görüşüm Pijama partisi, Dini inancım kendine Müslüman. Ehuhehe. Çok gülüyorum buna da. En az kendime güldüğüm kadar. Şimdi farkettim de, oda korkunç görünüyor lan. Massive Attack türküleri de olaya dahil olunca yeminle içten içe bir tırsma söz konusu. Sanki birden bire camın önüne doğru biri fırlayacak çığlık atarak, ben korkudan altıma sıçacağım, sonra şaka falan diye arkadaşlar çıkacak ortaya, ben de hepsinin amına koyacağım, ulan ursbu çocukları böyle şaka mı olur diye. Yaparım bunu. Onlar öyle bir şey yaparlarsa ben de böyle şeyler yaparım. Delinin oğluyum, tarifeli manyaklıklar içinde ne de olsa. Ahaha. Arkadaşlarım öyle şeyler yapamaz, çünkü yeni taşındığım evi kimse bilmiyor adresini, bilenler çok uzak. Hem evime uzak hem de öyle sikik şakaları yapmaktan uzak, kaliteli insanlar. Birinci sınıf. A+ enerji tipi insanlar. Çok az yakıyorlar. Diesel gibi. İki hal hatır ediyorsun, bir ömür yanındalar. Böyle arkadaşa can kurban.

22 dakikadır yazıyorum, durmadım hiç. Anlatmak istediğim haricinde her şeyi anlattım. Konu dağıldıkça dağıldı, anlatımın anasını siktim. Çok özür diliyorum. En iyisi ben kalkıp kahvemi yapayım, film falan izleyeyim. Ama son bir şey; Gidin yatın lan! Çok ararsınız bu günleri. Ne diyordu büyük düşünür Ankaralı Namık; “Daha zabbahaaa çoooooogggghhhh”


Not: uyuyamamak çok kötü ve ben uyku ilaçları olmadan uyumak istiyorum. Hoş, öyle bir kademedeyim ki, uyku ilaçları olunca da uyuyamıyorum. Bunu demek istemiştim sadece. Buhika adlı çikolata hatuna selamlar olsun buradan, şarkıları kesmesin. Eyvallah…



Batuhan Dedde.

Anaa tam adımı yazarken, Enigma çıktı. Kaç yıl olduydu dinlemeyeli. Zamanında bunu dinleyenlere, “satanik” diyorlardı. O da ne olüyörseeeğğ.

Yataist

Ilıman bir pazar günü, kapkara bir akşamüstü. Bu İstanbul, beni öldürecek yalnızlıkla el ele verip. Her zaman ki gibi, bir fincan kahve, birkaç dal sigara ile ayılmaya çalışırken, aklıma bloga yazmak düştü. Neden düştü bilmiyorum. Belki de serbestçe yazmayı özlemişimdir. Bir nevi taşak yapmak. Kafa izni. Ohh amına koyim diyesi geliyor insanın. Amına koyim, küfür gibi gelebilir başta ama küfürden ötesi, daha çok felsefesi olan bir kelime öbeği güzelim Türkçe'de. Bunu kullanmayı kendine görev edinmiş, yemek - içmek kadar mecburi kılmış insanlar, konuşurken noktalama işaretiymişçesine kullanan insanlar vs.

Birden bire anı yazasım geldi. Anı yazanlardan nefret ederim. Amatörlerden değil tabii ki. Yani bu işi ticarete döken, yazıp, kitap basarak para kazanmaya çalışanlardan. Bence anılar, anı olarak kalmalı. İstisnalar hariç tabii. Mesela Atatürk gibi bir liderin anıları, anıdan ziyade rehberdir. Ya da bu tarz anılar falan. Yoksa, "torunum doğduğunda yanakları pembiş pembişti, gözleri kocaman kocamandı" gibisinden anılar, siktirsin gitsin. Herkesin torunu oluyor, herkes pembe doğar, zenciler hariç. Bunları neden saçmalıyorum bende bilmiyorum, bilinmeyen bir güç beni yazmaya zorluyor gibi. Metafor bulamıyorsan, siktir git anormal birşeyler yaz diye kulağıma bağırıyor sanki. Korkuyorum. Mutfaktan tıkırtılar geliyor. Delidir deli. Offf. Canım sıkılıyor. Salak gibi bir de, ışıkları yakmıyorum. Mumlar bitti bitecek, körlük yaratabilecek düzeyde loşluk hakim. Gam, keder yükselticisi gibi. Koltuktan kalkıp, lambayı yakacak düğmeye dokunmaya üşeniyorum. Koltuk çok rahat. Baba koltuğu. Ayaklarımı falan uzattım, acayip yayıldım. Yanımdaki terliği fırlattım lambanın düğmesine doğru ama yanmadı. Cephanede yok, boş şarap şişesini atsam, kırılacak, daha çok zararlı çıkacağım. Gam, kasvet öldürsün beni, daha iyi. Öyle üşeniyorum ben yerimden kalkmaya, yatar pozisyondayım.

Ki zaten, dini inancımı sorguluyorlar durmadan, hadi itiraf edeyim Yataistim. Yatıyorum sürekli. En sevdiğim tanrı ortopedik olanları, insanı acayip dinlendiriyor. Biraz yan etkisi yok değil hani, tembelleştiriyor, tembeller de burada böyle bunları dillendiriyor ama olsun. Ziyanı yok. Sigara da yok zaten. Bakkala kim gidecek. Böyle anlarda kendime ait cinlerimin olmasını çok istiyorum, mesela olsa şimdi, rica etsem bi' murattı kapıp gelse bana.

Yağmurlu bir İstanbul pazarı. Gri, siyahımsı. Odanın içi kör edebilecek kadar loş. Kalkıp lambanın düğmesine dokunmaktansa, körlüğü tercih ediyorum. Sevgilimden uzaktayım, gidemiyorum. Aramız da limon tuzu. Hepsi benim suçum. Ağzıma sıçayım. Bekliyoruz bakalım, düzelecek şüphesiz. Ve bankalarında Allah bin türlü belasını versin.


Ulan, anı diyorduk nereden nereye geldi konu be.

Şey diyeceğim;

6 ya da 7 yaşındayım. Mahallede oturuyoruz bir yaz günü, hava "gavur amı" gibi sıcak. Bu sıcaklık birimi halk arasında sık kullanılır. (1 birim gavur amı= 25 C.) her neyse...

Oturuyoruz öyle bir duvar var yüksekçe. Üzerine 5-6 embesil velet dizilmişiz, bir muhabbet dönüyor ki her aklıma geldiğinde altıma işerim gülmekten. Mıstık vardı; o canavar şimdi, ejderha yani. Bir de Buse vardı, aynı yaştayız ama o, o anda ortamda yok, ben ona aşıktım, yani aşk sanıyordum bu durumu. Mıstık, Buse'yi kaçırmış, esir almış, Turgut amca da, (Buse'nin babası) bana geliyor, kızımı kurtar "sarı" diyor. Küçükken sarı derlerdi bana. Öylece duvarın üzerinde oynuyoruz salak salak. Öyle bir kaptırmışım ki kendimi hayale, elimde ki gazoz şişesini Mıstığın kafasında kırdım. Bir de şişeyi vurmadan önce çocuğa bağırıyorum; "Buse'yi bırak ulan piç!" Bayağı bir kanadı Mıstığın kafası. Abisi geldi, beni dövdü. Benim abim yok, gidip söyleyemedim tabii, "uruspu çocuuu beni dövdüüüeee" diye. Oturdum hayvan gibi ağladım. Yani görüldüğü üzere, hayallere kapılmak ta o zamandan beri başıma bela açan bir durum ama hiç de vazgeçemedim, alıkoyamadım kendimi. Hayal ile gerçeği ayırt edemeyecek kadar salakça yaşıyorum. Velhasıl, Aradan 20 dakka geçmedi barıştık yine. Oturuyorken aklıma birden bire barışma hediyesi geldi. Dedim ulan size dondurma ısmarlıyım mı. O zamanlar Kornet var, üüüü BMW almak gibi bir şey. Bunlar da tabii hemen zıpladılar ısmarla diye. Söz ağızdan çıktı bir kere ne yapacağız... Bi' eve gidip geleyim dedim, eve gittim annem içeride tv izliyor, usulca girdim yatak odasına, elimi cüzdana attım, parayı kaptığım gibi dışarı fırladım. 4'er tane kornet alabilmiştik o paraya çok iyi hatırlıyorum ama paranın miktarını unuttum. Sonuncu kornetleri yerken annemin oraya doğru kırmızı gözlerle geldiğini farkettim. Hiç de bozuntuya vermiyorum ama. Annem hadi eve dedi sakince. Hiç böyle kızmış gibi bir havası yoktu. Aha! yırttık ulan, anlamdı dedim. Neşe ile eve gidiyorum. İçeri girdik, kapı bir kapandı, böyle dışarıdan vuran güneş kesildi, sonrası harbiden karanlık oldu. O gün anladım ki, kadınlar harika rol kesebiliyor. O sevecen annem gitti, yerine Godzilla gibi bir kadın geldi. Hayatımda öyle bir tatlı dayak yemedim ben. Tatlılığı, arkadaşlarım için birşeyler yapabilmekten geliyor. Ne güzel, gidip çaldım parayı, dondurma ısmarladım, mutlu olduk hep beraber.

Bugün olsa, yine çalarım. Yaparım bunu. Annem yine beni döver.


Çao.

Batuhan Dedde.

Ülkemden Ürküyorum

Bu ülkede "düğün salonu" diye bir kurum var. Ya sünnet olursunuz, eğlencesi yapılır ya da evlenirsiniz eğlencesi yapılır. Erkek, her iki durumda da bir şeyler kaybeder. Birinde çükünden bir parça, diğerinde özgürlüğünden, hayatından... Kadınlar her iki durumda da bir şeyler kazanır diyerek çok adi bir espiri yapmayacağım kesinlikle ama ilkini atlayıp ikincisine değinecek olursak, şahane bir köle sahibi oldukları, İzmir'de günbatımının kordonda süper ötesi olduğu kadar gerçek. Sabah sabah nereden geldi bunlar aklıma bilemiyorum.

Türkiye beni ürkütüyor. Ben kendi insanımdan korkuyorum. Eğlenceli bir korku ama. Metrobüs dedikleri ulaşım aracında, özellikle ana hatlarda (Zincirlikuyu-Edirnekapı vs.) benim insanım, birbirini eziyor maksimum 40 dakikalık bir yolculukta ayakta kalmamak için. Akşam iş çıkış saatlerinde mütemadiyen gidip Zincirlikuyu'dan metrobüse biniyorum. Masaj salonuna gitsem bu kadar rahatlayamam, sonrasında bir süre ağrı olmuyor değil gerçi ama... Geçenlerde bir teyze -abartmıyorum- sırtıma basıyordu az kalsın. Korku, insana kendini aşacak şeyler yaptırıyor. Ben devlet olsam, -ki hiç sevmem- oradaki zaafı, faydaya çevirir bu ülkede Rugby takımı kurar, seçmelerini de o durakta yapardım. Yemin ediyorum yıldız oyuncular çıkartırız. O kalabalığı yarıp götünü bir koltuğa koymaya çalışan ne insanlar var bir bilseniz...

Bu araçların içi de malzeme yumağı. Ülke kurtaranlar, teknik direktör olanlar, ömründe hiç kitap okumadığı halde 6 yıldır aynı kitabı elinde dolandırıp, sadece metrobüsten metrobüse kitabı eline alıp yalandan sayfaları çevirenler. Kültürlü erkeklere kızlar bakar. ehuhe. Bir de kokan insanlar var. Ülkeler arası krize neden olabilecek insanlar bunlar. Birileri onlara suyun icat edildiğini söylemeli, ne olur. Bunun fukaralıkla, parasızlıkla hiçbir alakası yok, hani fakir fukara ile dalga geçiyor diye çemkirenler olursa... Bu ülkenin her yerinde su akıyor, herkesin evinde. 5 dakika suyun altına girmekle, kimse ölmez. Bunların dışında bir de bangır bangır müzik dinleyenler var, ağızlarına mp4 çalarlarla vurmak istiyorum. Kulaklık, müziği sadece kendimiz dinleyelim diye var. Geçenlerde bir sitede bununla ilgili bir kolpa haber okumuştum; "Metrobüs'te yüksek sesle müzik dinleyen genç, yılın en iyi çıkış yapan DJ'i ödülüne aday gösterildi." ehuhe.


Her neyse, su ısındı, bir kahve yapıp, kahvaltıma başlamalıyım.

Sizi üzenler inşallah her akşam iş çıkışı metrobüse binmek zorunda kalırlar (Zincirlikuyu'dan) ve mümkünse, kokan, yüksek sesle müzik dinlerken de, elinde bir kitabı yalandan okumaya çalışan birinin yanına oturmak zorunda kalırlar.

Öptüm.

Dedde.

Günler Monotondur

Günler ne kadar da benziyor birbirine... Tek yumurta ikizi gibi sanki, zamanın taşaklarından fırlamış. Buna monotonluk diyor insanlar. Belki de insanlar ilk kez doğru bir şeyler fısıldıyorlar. Ne kadar basit, ne kadar minimal yaşıyorum, yaşıyoruz, yaşıyorlar, yaşıyorlarsınız, yaşatıyorlar. Utanmadan yaşıyoruz diyoruz bir de. Yalancı piç kurularıyız.

Hep aynı şeyler. Sabaha karşı uyumaya çalış, en az 4-5 şişe bira yahut yarım şişe şarap içmeden gözlerine uyku düşmesin. Öğlen kalk, bir kahve yap, bir sigara yak, gidenlerini hatırlar, bir müzik eşlik etsin bu sancına, günü tek öğünle kapat, çay, kahve, sigara ve sancılar fora...

Çok zaman art niyetli olmak istiyorum, fıtratıma bir sürü küfür ediyorum. Manyak değilim aslında, sadece çok sıkıldım bu durumdan. Sikilen hep biziz, Fatmagül'ün suçu ne? Böyle de popülerliği katarım işte işin içine. Uyandığım da yoklama yapsam, hep eksik çıkıyor bir taraflarım. Ya aklım firari, ya onurum ya da mutluluklarım. Bunlar haylazsa, kabahat kimde?

Öğlen gözlerimi açtım ki, açmasaydım keşke dedim. Keşke nefes de alamasaydım. Ölü uyansaydım yatağımda. Yarı ölülükten, tam cesetliğe terfi etseydim. Sanki şehir üzerime yıkılacak kadar kasvetliydi. Gökyüzü gri, yağmur yağıyor, hava soğuk. İstanbul özüne mi dönüyor ne? Şimdi gidip bir Kadıköy vapurunda, bir bardak sıcacık sahlep içmeli aslında. Sigara da diyeceğim ama, yasakmış sözde. Yasağı kim takar ki? Şimdi yaşasa, bana telefon eder, gel beraber vapurda birer sahlep içelim, martılara bakalım, şiir yazalım, derdi Orhan Veli. Ben Orhan Veli'yi çok severim.

Uyanalı çok saat oldu, öyle üşeniyorum ki bir şeyler yemeye, akşam bilgisayarın yanında kalan birkaç parça bisküvi ile idare ediyorum. 2 günlük çayı ısıttım tekrardan, yeniden demlemesi çok çetin geliyor bana. Benim suçum değil, şehir çok kasvetli, bulutları tutuyorum sırtımda düşmesinler diye, dermanım yok.

Ölmek için çok güzel birgün aslında. Böyle kasvete, şık bir intihar yakışır. Banyoyu da daha dün temizledim gerçi. Şimdi her yer kan olacak, basın mensuplarına ayıp olur. Demezler mi koskoca şairin banyosuna bak, alyuvar içinde kalmış her yer... Derler, derler. Bazı geceler uyumaya çalışırken korkuyorum, yalnızlık gelip ben uyurken kalçalarımı izler diye. Ben çok dağınık uyurum. Gece yatağıma girip gözlerimi kapatırım, sabah nereden çıkacağım belli değil. Bir keresinde sınırdışı edilmiştim Arjantin'den. Abartanı sikeyim. Yalnızlık diyorduk. Irzıma geçer, iffetime leke çalar diye uyuyamaz oldum. Yalnızlık yalnızlık...

Vay seni yalnız olmak. Ne ucuz bir orospusun.

Yalnızlığı sevmeliyiz, başını şefkatle okşamalıyız, sırtı terlemişse havlu koymalıyız bla bla bla...

Bitti.

//Dedde.